Puslu Kıtalar Atlası ya da Matrix’in babası veya Inception’un dedesi. çok şey yazılır ancak kitapla ilgili pek yazılmayan bir şey aktarmak istiyorum.
Kitabı okudukça, Danimarka yapımı Reconstruction filmi aklıma çokça geldi.
Kitap ve Filmden karma cümleler birbirini o kadar tamamlıyor ki, senaristin İhsan Oktay Anar Okuduğunu düşünüyorum bazen.
Bilinmeli ki her şey yalnızca bir film ama yine de acıtır.
Oysa biz taşlar kadar güçlü bir o kadar da yalnızdık.
Hissettiklerimi nasıl anlatacağımı bilmiyorum… Bildiğim duygular anlatılmıyorsa eğer duygu değildir.
Sen benim rüyamsan ben de senin rüyanım.
Ama düşlere dokunmak mümkün olabilir mi, sana bu yüzden hem çok yakın, hem de çok uzağım.
Muhtemel en kötü durum neyse hakikat de odur.
Kitapta İhsan Oktay Anar, Uzun İhsan Efendi karakterinin diğer karakterleri aklında/parmağında bir kukla oynatır gibi oynatmasını, Uzun İhsan Efendiyi bir kukla gibi oynatarak anlatıyorken,
filmde ise senaristler, filmdeki bir yazarın diğer karakterleri aklında, parmağında bir kukla oynatır gibi oynatmasını, yazarı bir kukla gibi oynatarak anlatıyor.
birbirinden binlerce kilometre uzaktaki insanların aynı şeyleri düşünüyor olması çok güzel değil mi? şu an kim seninle aynı şeyi düşünüyor.



